26 Mart 2009 Perşembe

Kendi blogumda hiç yapmayacağım birşey yapıyorum, benim yazmadığım bir eserin özel alanıma girmesine izin veriyorum ve sanırım artık bunu daha çok yapacağım nasılsa postu deldirdik.

Bir coşku var içimde bu gün kıpır kıpır
Uzak çok uzak bir yerleri özlüyorum
Gözlerim parke parke taş duvarlarda
Açılıyor hayal pencerelerim
Hafif bir rüzgar gibi süzülüyorum
Kekik kokulu koyaklardan aşarak
Güvercinler ülkesinde dolaşıyor
Bir çeşme başı arıyorum
Yarpuzlar arasında kendimi bırakıp
Mis gibi nane kokuları arasında
Ruhumu dinlemek istiyorum
Zikre dalmış her şey
Güne gülümserken papatyalar
Dualar gibi yükselir ümitlerim
Güneşle kol kola kırlarda koşarak
Siz peygamber çiçekleri toplarken
Ben çeşme başında uzanmak istiyorum
Huzur dolu içimde
Ben sonsuzluğu düşünüyorum
Ey sonsuzluğun sahibi, sana ulaşmak istiyorum
Durun kapanmayın pencerelerim
Güneşimi kapatmayın
Beton çok soğuk, üşüyorum..
Muhsin Yazıcıoğlu

24 Mart 2009 Salı

Gelecek

Karanlık eserken avuçlarımın içinde bir şiir uysallığı çökmekte üstüme. Bir dünya yanar, herkes kerevetine çıkar ve seyreder. Dünyam yandığında gülümserken seyirciler içimdeki huzuru anlatamam hiçbir korkağa. Anlatamam; geçmiş geçmişte kaldığı kadar güzel. Filmler sahnede kaldığı kadar. Tam hayatın ortasından bahsediyorum evet, tam avuçlarımın içinden. Ve kopkoyu karanlığın avcundaki mutluluğun dudaklarımdaki kadim duasından. Dinlesen filvaki ne hoş sedadır kainatın derinliklerine usulca bıraktığım kelam. Dinleyecek gücü olana güzeldir elbet dile gelen her aşk ve; akıl, aşık olduğu kadar dinçtir illa. Cennete sevdalanmaktan ötedir veya cehennemin alevlerini düşünüp tir tir titremekten evladır aşk bilene ve düşünene gerçek o kadar tatlıdır. Çamuru ruhlarından silkeledikten sonra çırılçıplak kalmalı insan. Ancak o zaman görür, duyar sevgilinin tatlı sesini ve ılık nefesini. Hissetmek için geçer zamanın kadrajının önüne bir enstantane bırakır geçmişin derinliğine ve bir gelecek yaratır. Gelecek varolmamıştır daha, insan yaratana kadar da varolmayacaktır. Nefes alıp verebildiğimiz, düşünülmemiş ve hayal edilmemiş zamanlara gelecek demek yalnızca yaşamak hissine hakarettir ve gelecek, eğer yaratılırsa gelecektir.

17 Mart 2009 Salı

Yeter! Bıktım!

Ellerim uzanacak hepinize teker teker. Ellerim kanıyor ellerim. Anlayamazsınız siz o kadar aşağılık o kadar sürüngensiniz insanlar. O kadar çok pisliksiniz. Hepiniz boğulun kendi çukurlarınızda ve etrafınızda çizdiğiniz pastel dünyalarınızda. Hepiniz birbirinize ne kdar süper, ne kadar enfes insanlar olduğunuzu kanıtlayan sosyal mesajla verme çabası içinde yaşayıp gidiyorsunuz oysa hiçbiriniz bir bok değilsiniz. İnsanlık! Senden nefret ediyorum. Tekrar çocuk olmak istiyorum ben. Tekrar herşeyden habersiz olmak. Yeter... Bıktım yaşamaktan. Bu vıcık vıcık dünyanın içinde boğulmak istemiyorum. Ölmeliyim. Ölmek zorundayım. Yahut delirmek. Hiçbirşeyi farketmeyecek herhangi bir hale yükselmek. Delirmek bu zamanda artık mertebe atlamak, bir adım öne geçmek demek. Yeter. Bıktım yaşamaktan.

16 Mart 2009 Pazartesi

Kaçabilirsin... Asla saklanamazsın.

"Simsiyah gecenin koynundayım yapayalnız" diyor büyük usta... Kimin koynuna ne amaçla girmek zorunda kalınacağı belli olmayan karanlık delhizlerde titreyerek ilerlemek hayat... Çok fazla üç nokta olacak bu sefer biliyorum zira hayatla alakalı olacak. Hayat üç noktalardan ibaret olduğu için belki, belki de üçlemeler hayatımızın noktaları olduğu için... Doğum-Yaşam-Ölüm... Hüzün-Mutluluk-Huzur... ve daha pekçok üçlemeler. Hadi birleştir desen elinde kalır birkaçı ve elinde kanlar olması fena bir şeydir insanın. Zira kanların, akarken can yakma gibi pek habis bir huyu vardır. Bu yüzden her noktamız ayrı yerdeyken dahi onları birleştirmeye cesaret edemiyoruz belki de... Bilinmez...
Korkulara saklanmadan yaşamayı öğrenemeyeceğiz hiçbir zaman. Endişeli ve yahut mütecessis sorularla grekoromen stili güreş tutmasak hayat daha yaşanabilir olacak belki de. Bireyliğinin peşinde koşar adım sürünen insanlık, her atmosferden ağır bir nem kapma potansiyeline sahip ve hasta oluyor sonra. Ben de hastayım ama benimki sadece burnunu çekmekle alakalı bir konu ve bu benim için hastalık sayılmaz aslında.
Pardon çok dağıttım galiba, üç noktalardan bahsediyorduk değil mi? Karanlık sokakların görünmeyen çıkışlarıdır üç noktalar. Yürür durursun üç noktaların üstünde ve işin aslı şudur ki; Ne kadar hızlı koşarsan koş, bir üç noktanın içindeysen kesinlikle yakalanırsın.

11 Mart 2009 Çarşamba

Anka duası...

Ilık bir gözyaşına hapsolmuş kocaman beden akarken parmaklardan, tutunuyorum sana doğru kanatlanıyorum. Şehristanbulun yamaçlarında bir hayal doğuruyorum buram buram sen kokan, hakikatin dağlarında geziniyor düşlerim ve kutsal bir devinimle başa dönüyorum. Seni tekrar sevmeye başlıyorum. Bedelsiz esaretimin gündüzünde güneşle beraber tekrar doğuyorsun parmakuçlarıma. Bir nehrin kenarında koşuşturup duruyor küçücük kalbim, neyi takip ettiğini bir kendisi biliyor bir de maşuk-u ebedisi anlıyor. Derin bir sessizliğe gömülürken dünya, bir hıçkırık koyveriyorum, tek hece dolanıyor dilim, düğümleniyor boğazım. Sen olmayınca kapaklanıyor ruhum yere ve toprak içinde kalıyor yüzüm, gözüm… Kalbim… Ve her şeyin yeniden doğuşuna şahit olmak için gelmelisin. Yüzümü temizlemelisin, gözlerime bakmalısın ve kalbime dokunmalısın. İşte o zaman tertemiz olacağım. Ne gelecek endişesi, ne de geçmişin pişmanlığı hiçbirşey kalmayacak o an içimde. Yalnızda ellerin duracak kalbimin üstünde ve duruverecek kalbim. Anlatamadım ki hiç, yanında oturup yüzüne bakarken kalbimin nasıl kafeslerine çarpa çarpa yorulan ürkek bir güvercin oluverdiğini. Kapısını bir açsam, uçup gidecek canım bedenimden. Hülasa ne gecenin karanlığı ne de insanoğlunun zehir gibi ruhlarımıza zerkettiği lanetler, hiçbiri beni öldürmez inan ki ve fakat bir gün yığılacağım kollarına, ellerini tutarken.
Seni seviyorum.

09 Mart 2009 Pazartesi

Last Object... Last Target...

Yalan yanlış damlalarda yüzer ölümün soğuk nefesi. Azrail, bir dokunuştur belki de. Dudaklarda ışıltılı bir gülümseme de olabilir. Kanatların üstündeki narin bir tüyü eline aldığında bu azrailin kanatlarından düştü derlerse/derseler, o zaman şaşırırsın değil mi mütecessis ruhum? Ama şaşırmayacaksın, canını aldığını iddia ettikleri o ılık tüyün sahibi, en yakın dostundur. Son kez ona sarılmak zorundasın. Savrulurken ruhun karmaşık denklemleri everestin tam tepesinden kafaüstü aşağı, azrail son kez tutacak ellerini ve göğe yükseltecek ruhunu. Azrail ne güzel, azrail ne hoş. REsmin tamamlayanı, sonun başlatanı. Kıpkızıl gözlerinin içindeki ılık ateşi ruhumuza dokundurup bir perte gibi bedenimizi köşeye savurduğunda kılıçlarımızı çekmeye vakit bulamayacağız biliyorum. Sırf bu yüzden, tanrım azrailimi hande suretinde gönder; bari ölürken dudaklarım son bir gülümsemeyi haketsin.

alphande: Bırakma...

alphande: Bırakma...

05 Mart 2009 Perşembe

Bırakma...

Dilimde bir kelime; kadınım,

Hiç korkmadığım sonum,

Başımı küllerden kaldırıp hayata başlayışım,

Hep kazandığım en büyük savaşım,

Mutluluğa eş, gözlerimde bir damla yaşım…

Anlatılamaz hiçbir zaman aşk, aşk anlatılamamakla ünlüdür zira. Belki bu yüzden yalnızca seçilmiş insanların ellerinde, solmadan, kurumadan, yakuttan yapılmış bir papatya gibi saklanır. Korkuların bittiği yerde sen tutuyorsun ellerimden çıkarıyorsun karanlıktan naif bedenimi kırılmaktan birkaç saniye önce. Yaşıyorum bir meleğin kollarında ve dudaklarım değiyor ılık nefesine. İnerken sahneye, sırların narin perdesi; uyanıyorum güneşe dimdik bakıyorum artık. Ben artık güneşe bakabiliyorum ve gözlerim kamaşmıyor. Kamaştıramıyor gözlerimi güneş zira şemsin mütehakkim ışığını ateşböceği nârı mertebesinde bırakacak bir çift göz kaç zamandır nazar eyliyor bana. Öyle müptela olmuşum o nazarlara, olmayınca kendimi gayya kuyularına tıkılmış, üstümde zebaniler tepiniyor zannediyorum. Güçlüyüm artık bu yüzden, benim kocaman bir ışığım var aydınlatıyor önümü. Yürüyorum sıkıca tutunarak ellerine, sonsuzluğa eş kaynayan ruhumun istediği her bir köşe bucağa ve kapanırken yaralarım kendi kendine,

Tut ellerimden ve bak yüzüme, seni ne kadar çok sevdiğimi biliyorum. Tanrı ne biliyor bilmiyorum ama, seni ne kadar çok sevdiğimi o da biliyor. Bir de sen…

14 Şubat 2009 Cumartesi

Sevgililer günü... Sevgisizler günü... Sevgiliye her gün sevgili günü değil mi? Her günü sevgiliyle yaşamak için hayata kafa atma gayretini iliklerinde duyan insaf ehli için gün sevgililer günü ve bu deliler güruhuna her gün bayram. Geriye kalanlara ise yalnızca bir ondört şubat; seyran. Kocaman bir çikolatalı pastanın üstündeki pörsümüş çilektir ondört şubat. Tamam kabul ediyorum güzeldir. Ama pastayla beraber yiyorken o çileği, niye çileğe tek tenezzül edeyim? Kocaman bir pastam var ve büyük dilimini sevgilime ayırdım. İşte benim de sevgililer günüm bu. Günlerim sevgiliye oldu. Zahiren zamanın kadrajından kaçıyorsam da aslında gayet başrol oyuncusuyum bu zamanda. Evet bu gün ellerinden tutup bir şiir okuyamayacağım farkındayım. Ama bu, bugün tutmayacağım için üzüyor beni. Ondört şubatta tutamayacağım için değil. Ben seni göremediğim, sana sarılamadığım her gün için yas tutuyorum ve son sözüm; Seni seviyorum. İyi ki doğdun sevgilim.

02 Ocak 2009 Cuma

Büyüyor kehanet,
Düşerken kasavet.
Aç kalbini sonsuza
Bitmeyecek esaret.
Tarihe bir iz bırak
Gir içime ve kanat
Kalbimi...
Büyürken...
Bütün kesafetiyle
Letafet!

Seviyorum seni bebek :)

30 Kasım 2008 Pazar

Lethe.

Ters yüzdüğüm gün
Lethe'den kana kana içerken
Ne yaşadım ben?
Bak unuttum.
Cansın be Lethe.
Cehennemden gelensin derler bir de
Yalan, dolan.
Sen de dolan Lethe
Sokakların şiiri gibi damarlarımda
Gülümse hadi be.
Yakışıyor sana zira.
Mor pelerinimi as tavana
Gözlerini dik gözlerime.
Esire iyi muamele et olur mu?

22 Ağustos 2008 Cuma

Beni kıskandı ben senden.

-Cikmadik evden cok zaman
Füsyon yaşarsak belki patlarız aga
Şö'le çıkar sosyalleşir kan görürüz
Gövdeyi götürürüz.
Manhattan sokaklarına doğru yürürüz
İstanbul to manhattan
Nasıl olacak bu işler?
Fazla mı hayalci salak keşişler
İçip içip sızınca
Kediler üstümüze pisler
Pascal'ı da kovdular evden zaten,
Hayvanseverler derneği kurduk biz insanlar
İnsanzikenler derneğine müttefik
Sokaklarda sürünen fakirlerin bir akşam yemeğine
Pascal'ın brunchına harcadığım parayı harcamadıktan sonra
İnsanlığıma sıçayım ben.
Kesafetiyle sardı mı bizi gelecek endişesi?
Şimdi sıkıştık işte moruk.
Dünya ki biz sevdiklerimizle beraber düzülelim diye var.
Boşverdin mankenleri diyorum sana.
Hepsinden güzel Hande var tamam aga.
Haklısın.
Bırak bu aynaya konuşmaları.
Hadi git buradan artık sevmiyorsun beni zaten
Handen var senin tabi.
Eskisi kadar ilgilenmiyorsun benimle.
-Siktir aksim. Mutluyum ben böyle.

11 Haziran 2008 Çarşamba

Bir pesimistin gözyaşları

Boktan bir ifadenin duru bir tezahürü onlar. Niv jenereyşın romantikler oluyor kendileri. Bok gibi paranın içinde yüzerkene, etrafındaki herkes tarafından pamıklara sarılıp sarmalanırkene illa daha fazla keselenmek istiyorum diye tellağın altına yatmak çabası insanları. Etrafımdaki yüzlerce emodan bahsediyorum. Piyırsing denen o güzel takıyı saçma sapan kullanırlar, iğrenç bir depresif halet-i ruhiye ile avel avel bakarlar fotoğraflarda, aman ben pek bi'duygusalım benimle ilgilenin diye kırıtırlar. Evet kırıtırlar. Aslında umrumda değil kırıtmaları. Gerçekten. Zaten mevzubahis olanların çoğu piyırsing bile takamıyor.
Niye? anlatayım efenim; Bu asiyim çok bi'özgürüm tavırlarına bakmayınız. Anne babalarının korkusundan iki zevklerini gerçek yapmaktan bile acizler aslında. Halbuse benim şikayet ettiğim nokta bu değil. Hah ne diyordum? Evet umrumda değil kırıtmaları. Bakmıyorum bile zaten artık. Benim sorunum bunların bir de kelimelerle sevişmeye çalışması. Ellerinde hiç güzel durmayan kalemlerle birşeyler anlatmaya çalışıyorlar. Noktalama işaretleri, imla, anlam bütünlüğü, ıdı, vıdı... Bunlar hiç umurlarında değil. Hepsinin üstüne bunlarla alakalı eleştirilere karşı özgürlükten dem vurmaları yok mu? Var.
Dem vururlar özgürlükten işte, kendilerini bir boktan belleyerek. İmlalar, anlamlar beni sınırlayamaz, heheyt savulun bre hangi kural bana zincir vuracakmış şaşarım nidalarıyle. Bir gün öğreteceğim belki, asi olmak saçmalamakta sınırsız olmak değil hayata karşı direnmektir diyeceğim. Dert diye vızıldadıklarınız aslında pek çokları için nimet diyeceğim. Şükredin ulan diyeceğim. Hayır üstad... Demeyeceğim. Ne halleri varsa görsünler.
Ağlıyorlar karşımda bir de, gözyaşlarıyla dolu kelimeler kusuyorlar ortalığa. Çok çaresiz görünmeyi seviyorlar. Rocker yahut rapper oluyorlar çoğunlukla. Birbirleriyle muntazaman kavgalılar, atışıyor, birbirlerini ezmeye çalışıyorlar. Oysa hepsi aynı bokun laciverdiler. Umursamıyorum bu pesimistlerin gözyaşlarını açık konuşmak gerekirse. Zira yalan... Çok yalanlar. İnsan içi titreyerek, dudakları tir tir ağlayabilir mi? Bunun tadına varabilir mi? Evet. Fakat ben bu müsveddeleri insandan sayıyor muyum? Saymalı mıyım? Hayır. Önemsemiyorum bir pesimistin gözyaşlarını...

(Bu yazının Sagopa Kajmer'in ilgili şarkısıyla hiçbir alakası yoktur. Zaten hiç dinlemedim o şarkısını yalnızca albümün adını biliyorum. Hem bilmediği konularda yorum yapmayan bir insan olduğum için, hem de müziği tarzım olmasa da çok yetenekli bir müzik insanı olduğunu düşündüğüm için kalkıp eleştirmem. Sagopa hayranları sonra gelip edepsizlik yapmasın. Feci küfrederim.)